Sunay Akın: “Gelecek, bilginin ışığını taşımazsak karanlığa mahkumdur”

Sunay Akın

Şair, yazar, gazeteci, tiyatro oyuncusu, araştırmacı ve kıymetli bir müzeci olan Sunay Akın’ı tanıtmak, tarif etmek ya da katma değerli çalışmalarıyla ülkemizin bilgi – kültür hafızasına kattıklarını özetlemek oldukça zor.

12 Eylül 1962 yılında Trabzon – Maçka’da dünyaya gelen Akın, lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü’nden mezun olan Akın’ın ilk şiirleri 1984 yılında edebiyat dergilerinde yayınlanmaya başlandı. 1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü “Noktalı Virgül” adlı çalışmasıyla aldı. 1989 yılında ilk şiir kitabı olan Makiler’e imza attı ve bu çalışmasıyla 1990 yılında Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nün sahibi oldu.

Çok sayıda kitap çalışmasıyla tanınan Akın; TV programları, oyunları ve özel gösterileriyle de Türk halkının kalbinde taht kurdu. 23 Nisan 2005 yılında bir hayalini gerçeğe dönüştürerek İstanbul Oyuncak Müzesi’ni açtı. Evli ve 2 çocuk sahibi olan Sunay Akın ile özel bir gösteri için geldiği Bursa’da bir araya gelme şansı bulduk.

“Önemli olan ışığı taşıyan el değil, ışığın kendisi olmaktır” diyen Akın, bilginin ışığını taşımadığımız takdirde geleceğin karanlığa mahkûm olduğunu söyledi. Müzelerin bilgiyi araştırdığının ve daha yeni ve daha doğru bilgiye ulaşmak istediğinin altını çizen Akın, kurduğu oyuncak müzesine hala oyuncak toplamaya devam ettiğini, çünkü bilgiyi devamlı yenilediğini kaydetti. Gelin daha fazlası için Sunay Akın’a kulak verelim.

Geçmişi bilmek geleceği inşa etmek adına bize neler kazandırır?

İnsanlık tarihi, bilginin ışığını karanlığa taşımaktır. Bir ışık vardır ve bu ışık aklın keşifleri, yeni buluşlarla sürekli olarak çoğalmaktadır. Ve uygarlık, bu ışığı daha da çoğaltmak için harcanan emekle oluşur. Önemli olan ışığı taşıyan el değil, ışığın kendisidir. Çünkü bu ışık yüzyıllardır elden ele geleceğe taşınıyor. Gelecek, eğer biz bu bilginin ışığını taşımazsak karanlığa mahkumdur. Geleceğimiz aydınlık olsun istiyorsak o ışığı elimize alıp karanlığın üstüne yürümeliyiz.

Geçmişimize baktığımız zaman savaşların, katliamların, kıyımların, özellikle de son yüzyıl içerisinde doğanın tahrip edilmesinin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Öyle ise bu hataları yapmamamız ve geleceğe de bu hataları taşımamamız gerekir. Eğer biz egoları, çıkarları, menfaat ilişkilerini yani insanlığı karartan, kirleten bu bilgi birikimini de geleceğe taşırsak umut vaat eden bir şey yapmış olmayız. Çünkü umudumuz, insanlığın bu savaşlardan, kıyımlardan, uygarlık tarihinde yaptığı bu hatalardan arınmasıdır, temizlenmesidir. Öyle ise hatalarımızı tekrar etmememiz, yaptığımız güzellikleri, bilim ve sanat adına yapılan yenilikleri geleceği taşımamız gerekir. Bu yüzden geçmişi bilmek demek öncellikle öz eleştiri yaparak hataları eleyip onun dışında kalan, sözünü ettiğim uygarlığın iki kanadı olan bilim ve sanatın kanat çırpışıyla yükselmek ve aydınlık bir geleceği kurma hayalidir. Bu bir idealizmdir, bu bir ütopyadır, bu umuttur ama zaten insanlık eğer bu gezegende egemen olmuşsa, güçlü olmuşsa sözünü ettiğim bu değerler üstünde yükselmiştir.

Uzun yıllardır oyuncak müzeniz olduğunu biliyoruz. Hala oyuncak toplamaya devam ediyor musunuz?

Evet ediyorum; çünkü bilgiyi devamlı yeniliyorum. Bilgi, üretilen ve yönetilen bir güçtür. Yani eğer oyuncakları toplanarak bir yere konulan obje olarak görürsek, o oyuncakları koyduğumuz yer müze değil depo olur. Müzeler bilgiyi araştırır, daha yeni daha doğru bilgiye ulaşmak ister. Çünkü müzeler bilgi mabetleridir. Ben oyuncak tarihinin müzesini kurdum. 23 Nisan 2005 yılında açılan bu müze, aradan geçen bunca yıl hala açıldığı ilk günkü gibi duruyorsa, müze değil depo olmuştur zaten. Müzeler devamlı yeninin, yeni bilginin peşinde koşmalı, araştırmalar incelemeler yapmalıdır. Benim müzeye kattığım her yeni oyuncak bu bilginin yolunda attığım adımlardır aslında ve bu yürüyüş hiç bitmez, bitmemeli.

Müzenizi bir vakfa devrederek ölümsüzleştirme hedefiniz var mı?

Asla yok, çünkü vakfa devretmek son derece yanlış olur. Neden ülkemizde Kültür Bakanlığına bağlı Müzeler Genel Müdürlüğü var? Yine ülkemizde Vakıflar Genel Müdürlüğü var. Şimdi sorarım, müzecilik mi yapacağız vakıfçılık mı? Vakıfçılık çok ayrı bir yoldur. Vakıf çalışması yapmak isteyenler tabii ki Vakıflar Genel Müdürlüğüne gitmiştir, gidebilirler. Ama ben vakıf çalışması yapmak istemiyorum. Ben bir müzeyim ve benim de bir genel müdürlüğüm var; yani birileri Sunay Akın’a vakıfçılığı öğreteceğine müzeler genel müdürlüğü müzeciliği öğrensin. Bu konu ülkemizde yapılan büyük bir hatadır. Çünkü bizde hep müze çalışmaları, vakıf çalışmaları adı altında yürütülüyor. Bu çok yanlıştır. Neden yanlış olduğunu da söyledim. Çünkü Vakıflar Genel Müdürlüğü varsa Müzeler Genel Müdürlüğü de vardır. Yani vakıf anlayışı, topluma çok faydalı bir anlayıştır ama çok suistimal edilen bir yanı da vardır. Mahkemelerde binlerce vakıf davası var. Vakıf kurmak ya da bir vakfa müze devretmek müzecilikten uzaklaştırmaktır. Ben Vakıflar Genel Müdürlüğü nasıl işini yapıyorsa, Müzeler Genel Müdürlüğünün çatısı altında da bu mücadeleyi vermeye çalışıyorum.

Müzelerin toplumların hafızaları olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’de müzeciliğin bugününü ve yarınını nasıl görüyorsunuz?

Öncellikle şunu söylemeliyim, bizde müze çalışmaları deyince akla Osman Hamdi Bey geliyor. Son Osmanlı Dönemindeki Osman Hamdi Bey. Bu konuda müthişti, kendi çağının çok ilerisinde bir insandı. Ama ondan önce Ahmet Fethi Bey vardı. Ahmet Fethi Bey de ilk müzecilerimizden birisiydi. Kaldı ki Mehmet Münif Paşa’nın Mecmûa-i Fünûn dergisindeki yazılarında müzeciliğin ilk örneklerini görebiliriz. Ama Mustafa Kemal Atatürk’ün henüz Kurtuluş Savaşı sürerken o yıllarda TBMM’ye Ankara’da bir etnografya müzesi kurması konusunda bir öneri vermesi çok önemlidir. Yani daha ortada olmayan, başarılmamış bir zafer var, bir bağımsızlık savaşı var ve dirilişi, başkent Ankara’da müze kurmayı düşünüyor Mustafa Kemal. İşte müzecilik budur. Çünkü biliyordur ki müzeler toplumun hafızasıdır ve bir toplumun hafızası varsa geleceği vardır. Daha sonra Cumhuriyet ile beraber gerçek anlamıyla Türkiye’nin her yerinde müzeler kurulmaya başlandı. Bunlar hep toprak altı eserler, arkeoloji müzeleriydi ve Cumhuriyetin daha da değer vermesiyle başlayan, resim ve heykel müzeleriydi.

O dönemde doğal olarak müzeciliğin bütün kanuni düzenlemeleri toprak altı eserlerine ya da resim heykel müzesi anlayışına göre yapıldı. Ama günümüzde müzecilik artık çok farklı yerlerde. Müze kurmak için müzeler genel müdürlüğüne gittiğinizde, size o yıllara ait arkeolojik eserler konusundaki kanunlarla sorumluluk veriyorlar. Örneğin ben bir oyuncak müzesi kurdum. Bu müzede 1930’lu yıllara ait bir oyuncak, arkeoloji müzesinde sergilenen İskender lahdi ile aynı hukuki muameleyi görüyor. Bu kayıt altına alma konusunun yenilenmesi, değişmesi gerekiyor. Müzeciliğin her konuda çağa ayak uydurması gerekiyor. Bu konuda ne yazık ki somut bir adım henüz atamadık. Müzeciler çok güzel insanlardır ve ülkemizde müzecilik alanında çaba veren çok doğru insanlar vardır. Ama ne yazık ki siyasi iktidarların politikaları bu ihtiyacı gidermek için yeterli olamıyor. Oysa bir ülkenin ekonomisi paraya değil insana dayalı olmalıdır. İnsanı var eden de kültürdür. Öyleyse aslolan kültür politikalarıdır. Kültür politikalarına ekonomi politikalarından öncelik verirsek zaten bu sorunları çözeriz. Kaldı ki ekonomi politikalarının merkezi para değil de insan olursa, doğru insanı kültür ile var edersek, para zaten o insanın ardından koşar.

Müzenizle aldığınız ödüller hakkında biraz bilgi verir misiniz?

İstanbul Oyuncak Müzesi, Avrupa ve Dünya Müzeler Birliğine üyedir. Avrupa Müzeler Formu ve Avrupa Akademisine de üye olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede Avrupa Müzeler Formunun düzenlemiş ve her yıl vermiş olduğu ödülde 2011 yılında ilk kez finale kalan oyuncak müzesi olduk ki Avrupa da 1000’e yakın çocuk tarihi ve oyuncak üzerine çalışan müze vardır. Bu müzeler arasında ilk 24’e kalan tek oyuncak müzesi de biziz, bu çok büyük bir ödüldür. Bu konuma son elli yıldır açılmakta olan oyuncak müzeleri arasında ilk ulaşan biz olduk. Bir yıl sonra Avrupa Müzeler Akademisinin İtalya’nın Bolonya kentindeki ödül törenine çocuk tarihi konusunda çalışmalar yapan müzeler arasında davet edilen ilk oyuncak müzesi olduk. İstanbul Oyuncak Müzesinin en büyük ödülü kapısından içeri giren ziyaretçileridir. Yani bilgiye ulaşmak için İstanbul Oyuncak Müzesine gelen her ziyaretçi bize sunulan en doğru ve en gerçek ödüldür.

Sosyal sorumluluk projelerine bakış açınız nedir? Ve herhangi bir sosyal sorumluluk projesinde yer alıyor musunuz?

Sosyal sorumluluk bir proje olmamalı. Sosyal sorumluluk projelerini ne yazık ki vicdanımızı biraz rahatlatmak için kaçtığımız bir alan olarak görüyoruz. Büyük fotoğraf da bu böyle, vicdanımızı rahatlatmak için kaçtığımız bir alan. Yani biraz doğayla ilgileniyoruz, birazcık insanlarla, biraz da çocuklarla ilgileniyoruz. Bu, böyle bir şey değil oysa. Ben bir aydınlanmacıyım. Benim hayatımın her anı zaten sözünü ettiğiniz bu duyarlılığa dönük. Herkes İstanbul’da tarihi köşkünü yıkıp yerine kendi geliri malı mülkü için apartmanlar dikerken, tarihi korumakla kalmayıp o köşkü oyuncak müzesi yapan kim? Ben öyle sosyal sorumluluk projesi falan hiç düşünmem. Çünkü ben düşüncesel insanın düşüncesini özgürce söylemesini savunuyorum. İnsan haklarını savunuyorum. Demokrasiyi savunuyorum. Bir arada yaşama kültürünü savunuyorum. Adaleti savunuyorum. Hayvanların korunmasını doğanın kirletilmemesini, bunun da bilgiyle, hafızayla, müzeyle olacağını söylüyorum, yazıyorum, çiziyorum. Ben kitaplarının sayısı 40’a yaklaşan bir edebiyatçıyım. Müzeler kuruyorum. Benim “sosyal sorumluluk projesine” ayıracak zamanım yok. Ama şuna dikkat ediyorum. Elbette ki her insan bunları yapsın demiyorum ama günlük hayat koşuşturmacası içinde dikkat etmesi gerekiyor insanın. Yani vicdanlarını rahatlatacak bir olgu olmamalı sosyal sorumluluk projesi. Samimi olmalı. Bunu hayatın her anında yapmalılar. Yani hayvan hakları konusunda çalışma yapıyor hayvanları korumak istiyor ama yalanlar ve kumpaslarla içeri atılan askerler için sesini çıkarmıyorsan ya da tutup evde eşine şiddet uyguluyorsan ne yapayım ben böyle sosyal sorumluluk projesi içindeki adamı? Vicdanımızı rahatlatmak için mi bir şeyler yapmaya çalışıyoruz yoksa gerçekten kişilik, kimlik olarak hayatın her alanında o değerleri savunuyor muyuz? Bunu sorgulasın herkes.

Sizce Türkiye nasıl bir toplumsal değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyor?  Özellikle genç nesil açısından bakacak olursak Türkiye geleceğe ve onun yıkıcı değişimine ne kadar hazır?

Türkiye’nin değişiminde yakın tarihimizdeki 12 Eylül 1980 darbesi bir milattır. Bu cumhuriyet ile başlayan aydınlanma sürecine bir karşı çıkış, 1923 devriminin değerlerini yıkmaya çalışma sürecidir. Yani Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerine, ilkelerine karşı çıkış özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra iyice ayyuka çıkmıştır. Bundan sonraki iktidarları bu planın bir parçası olarak görüyorum. Aynı zamanda emperyalist bir oyundur yaşadıklarımız. Hepimiz bunu gündelik hayatımızda yoğun olarak yaşıyoruz, hissediyoruz. Fakat Anadolu öyle güzel bir toprak ve bu millet bu Türk milleti gerçekten Atatürk’ün sözünü ettiği gibi öyle asil bir millet ki, o asalet adalet yolda yürümektir, bağımsızlıktır, aydınlanmaktır. Yine yakın tarihte bu karşı devrim sürecinin tersine döndüğünü görüyoruz. Yani büyük bir aydınlanma büyük bir rüzgâr ve bu oyunu bozacak bir güç ortaya çıktı. O da milletin kendisidir. Bunu yakın siyasi tarihimizde görüyoruz bu konuda gençler başroldedir. Gençler pırıl pırıldır. Eğer onların bir hatası varsa bizler, yani kendine yetişkin diyenler bu ülkeyi yönetenler sorunu kendimizde arayıp bulalım. Gencin ne kabahati olabilir? Bir ülkede gençler okulları kazanmayı düşünüyor, o ülkenin okulları gençleri kazanmayı düşünmüyorsa böyle bir ülkede aydınlanmadan söz edilemez zaten. Gençlerimizin bize ihtiyacı yok, bizim gençlerimize ihtiyacımız var. Onların hayallerine umutlarına ihtiyacımız var. Zaten Mustafa Kemal Atatürk “Ey Türk Seçmeni!” demedi. “Ey Türk Gençliği!” dedi. O her şeyi doğru söylemiş ve yanılmamıştır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kavramını sıkça duyuyoruz ancak sizce bu kavramdan toplumca ne kadar haberdarız?

Bir ülkede kız çocuklarına oyuncak olarak bebek, erkek çocuklarına ise tabanca alınıyorsa o ülkenin gazetelerinde ya da haber bültenlerin de kadın cinayetlerini görürsünüz. Yetişkinler düşünüyor; kadın cinayetleri neden artıyor, nasıl önleyeceğiz? Önleyemeyeceğiz! Çünkü büyüdüğünde biri ötekini vuracak. Hadi bakalım toplumsal cinsiyet eşitçiliğini ele alalım. Şimdi oyuncak müzesi ne demek daha iyi anlaşıldı mı? Yani oyuncak müzesi sadece tarih anlatmaz, cinsel ayrımcılığa da karşı çıkar. Bunun yanlış örneklerini anlatır. Ya da şöyle söyleyeyim daha iyi anlaşılacak: İstanbul Oyuncak Müzesinde uzay oyuncaklarının sergilendiği bir oda var. Orada uzay tarihi var aslında. Uzay oyuncakları sergileniyor. Çünkü ilk uzay oyuncaklarını Amerikalılar 1920’li yıllarda yapmış. Çocuklarının hayallerine uzayı oyuncaklarla ilk Amerika Birleşik Devletleri koymuş. Zaten 20 Temmuz 1969’da da Amerika bayrağını gitti dikti Ay’a. Bu rastlantı değildir. Çocuğun önüne oyuncak olarak koyduğun insanlığın geleceğidir. İşte bu uzay odasına 8 yaşındaki bir kız çocuğu girmek isteyince annesi onu elinden geri çekti ve ona şunu söyledi; gel yavrum burası erkek çocuklar için. NASA’da hiç mi kadın çalışan yok, uzay bilimlerinde görev yapan hiç mi kadın yok dünyada? Şimdi sorarım cinsel eşitlik dediğiniz nedir? Neyi düzeltmemiz gerekiyor? Herhalde bu verdiğim örneklerden çok iyi anlaşılmıştır.

Peki toplumsal cinsiyet eşitliğinin bu denli dillendirildiği bir ortamda neden hala kız çocuklarına bebek erkek çocuklarına oyuncak tabanca hediye ediliyor?

Güzel bir soru, çünkü biz bir ülkenin geleceğini o ülkenin politikacılarının vaatlerinde değil çocukların hayallerinde olduğu gerçeğini hala anlayamadık. Çünkü bizim için oyuncak çocuğu oyalayan bir şey. Geniş fotoğraftan Türkiye’den söz ediyorum. Duyarlı aydın insanlar tabi ki bunun farkındadırlar ama onlar azınlıktalar ne yazık ki.  Şunu soruyorum, bir ülkenin bir çocuğun ruhsal gelişimine pırlanta mı faydalıdır, gazozlu içecekler mi, oyuncaklar mı? Sorunun yanıtı belli, elbette ki oyuncak. Bugün okul öncesi öğretmenlerine ya da ilk okul öğretmenlerine soralım, pedagoglara soralım, çocuk ruh doktorlarına da soralım; çocuğun ruh gelişiminde kişiliğinde kişiliğinin oluşmasında oyuncağın önemini bize saatlerce anlatırlar. İyi güzel de devletimizin pırlantadan aldığı stopaj 0, devletimizin gazozdan aldığı stopaj yüzde 8, oyuncaktan aldığı stopaj ise yüzde 18. Yani oyuncak lüks tüketim maddesi. Yani oyuncak olmazsa da olur alınmasa da olur objeler arasında. Şimdi böyle bir yönetim içinde bir yanda feodal yapı, bir yanda erkek egemen toplum, bir yanda kadının dışlandığı kadının horlandığı, kadının hayattan koparılmak istendiği, hem de bunu politik çıkar uğruna yapan anlayışın egemen olduğu bir dönemde soralım; çocuğa pırlanta mı faydalı, oyuncak mı? Elbette oyuncak; o zaman neden yüzde 18 vergi alınıyor, neden oyuncak lüks tüketim maddesi?  Sorular birbiri ardına geliyor. Şu ortaya çıkıyor; deveye sormuşlar boynun neden eğri? o da şu yanıtı vermiş, nerem doğru ki?

‘‘Önce Çocuklar ve Kadınlar’’ kitabınız hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Ben denizleri çok seviyorum en çok sevdiğim müzelerden biri deniz müzeleridir. Yani yüzlerce deniz müzesi gezdim dünyada. Denize karşı hep duyarlıyım çünkü Trabzonluyum. Deniz benim oyuncağımdı. Deniz kıyısı, çakıl taşları benim oyuncağımdı. Yaptığım ilk oyuncaklar ilaç tüplerinden denizaltılardı. Kâğıt gemiler yüzdürdüm ben denizde. Bir insan nasıl yürüdüğünü hatırlamaz ya, ben de nasıl yüzmeyi öğrendiğimi hatırlamıyorum. Bildim bileli yüzüyorum. Tabii bu kadar denize yakın denizle iç içe olunca hayatım deniz müzelerinde geçerken, bir kitap yazmayı hayal ettim. Batan gemilerle, batan denizaltılarda ilgili bir kitap yazmak istedim. Bunun için çok araştırma, çok çalışma yaptım. Gölcük’te Deniz Kuvvetlerinin arşivine bile girdim. Ve ortaya önce kadınlar ve çocuklar adlı kitabım çıktı. Ve o kitabımı elime aldığımda ben de nasıl bu dalışları yaptım o kitabı yazmak için bilgi denizine nasıl yelken açtım, inanın hala şaşıyorum. Ama ortaya böyle bir kitap çıktı.

Diğer kitaplarınızı yeniden yazabileceğinize ama bu kitabınızı yeniden yazamayacağınıza inandığınızı belirtmişsiniz. Bunun sebebi nedir?

Çünkü çok çok çok kolay olmadı bilgilere belgelere ulaşmak. Bunun bir nedeni de Gölcük’teki Deniz Kuvvetleri arşivinin 17 Ağustos depreminde yıkılıp yok olmasıdır. Deniz altı arşivi tamamen yok oldu neredeyse. O bilgiler artık yok. Büyük bir hafıza silindi ne yazık ki. Bir de dedim ya, bu benim çok böyle mikroskop bakışıyla hazırladığım bir kitaptı. Ve bir daha gözlerimi bozmak istemiyorum. Çok ince ayrıntılar üzerine kurulu bir kitap oldu. Çok severim. Bütün kitaplarımı severek yazıyorum da Önce Çocuklar ve Kadınların derinliği çok farklıdır benim hayatımda.

Bugüne kadar kaç oyun sergilediniz ve kaç kitap yazdınız. Bize biraz eserlerinizden bahseder misiniz?

Edemem. Çünkü bilmiyorum. Yani kaç kitabım var sayısını bilmiyorum. Kaç oyun sahneledim bilmiyorum. Dedim ya bir ışık vardır uygarlık tarihi boyunca karanlığa taşınan, önemli olan el değil ışığın kendisidir. Ben sadece o ışığı taşımaya çalışan bir elim.  Benim kaç kitabımın olduğu kaç oyun sergilediğim Sunay Akın’ı hiç ilgilendirmedi. Hiç bilgim yok, bu sayıları gerçekten hiç bilmiyorum.

Son kitap çalışmanız olan ‘‘Kalede Bir Başına’’ hakkında bilgi verebilir misiniz?

Kalede bir başına denince akla tabi ki kaleciler geliyor. Evet kaleciler var ama bu bir futbol kitabı değil. Bu hayata sırtını dönmeyenlerin kitabı. Çünkü 90 dakika sahada olup arkadaşlarına sırtını dönmeyen tek oyuncu kalecidir. Ben aydınlanma tarihini kalecilerle anlatmaya çalıştım. Kaleci imgesi kaleci metaforuyla kurguladım kitabı. Evet işte kaleciler de var ama örneğin Beşiktaşlı Sabri Ünal bu kitaba Yaşar Kemal sayesinde girdi. Kitaptan çok söz etmek istemiyorum, çünkü asidi kaçmış gazoz içilmez. Merak eden alsın okusun.

Eklemek istediğiniz başka konular var mı?

Çok sevdiğim bir sözle bitirmek istiyorum. Hep söyledim hep de söyleyeceğim. Bütün okurlar da bu sözü aklının bir köşesine yazsın:

“Bir taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.”

Verdiğiniz kıymetli bilgiler ve bu anlamlı kapanış için teşekkür ediyoruz.