İnsan, Yol ve Deniz Arasında
İnsan bir hedefe doğru yürürken aslında en çok kendini taşır: Bilgisiyle, alışkanlıklarıyla, korkularıyla ve kökleriyle... Yol, manzara, şehirler, insanlar, şartlar değişir. Ama insanın iç dünyası, zamanın içinde yavaş yavaş derinleşir. Bu yüzden insanı anlamayan hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz: Ne bir ekip, ne bir kurum, ne bir kültür, ne de bir liderlik anlayışı... İnsanı gözden kaçıran her sistem, farkında olmadan kendi zeminini zayıflatır.
İnsan bazen bir ülkeye benzer. Kimi tarihinden güç alır, kimi dönüşme cesare
tinden. Bazıları sert sınırlarla ayakta durur, bazıları esnekliğiyle. Kalıcı olanlar, geçmişini inkâr etmeyen ve değişimden korkmayanlardır. Liderlik de tam olarak burada anlam kazanır: İnsanı tek bir kalıba sokmaya çalışmakta değil nereden geldiğini, neye tutunduğunu ve nerede nefes aldığını fark etmekten geçer.
Ben nefesimi çoğu zaman denizde bulurum. Deniz mutlu olduğumda taşkınlığımı dengeler, hüzünlü olduğumda içimdeki ağırlığı alır. Dalgaların ritmi bana şunu hatırlatır: Dalga geri çekilir ama deniz asla vazgeçmez.
Deniz her zaman sakin değildir, fırtınası da vardır, durgunluğu da. Ama ne olursa olsun yönünü kaybetmez. Gücünü bağırarak değil, sürekliliğiyle gösterir. En sert kayaları bile zamanla aşındıran şey, dalgaların sabrı ve tekrar eden hareketidir. Etki yaratmak için sürekli ön planda kalmak gerekmez. Asıl etki, görünürken alan açabilmekte ve akışın doğal ritmini koruyabilmektedir.
Bursa’da doğup büyüdüm. Ama köklerim Balkan coğrafyasına uzanır. Bu bağ bana şunu hatırlatır: İnsan sadece yaşadıklarıyla değil, dinledikleriyle de şekillenir. Aile sofralarında geçen cümleler, yarım kalmış hikayeler, gündelik hayata sinmiş küçük alışkanlıklar... Zamanla insanın duruşuna, kararlarına ve insanlara bakışına sessizce karışır.
Ben hareketi severim. Yeni yolları, yeni t
atları, yeni bakış açılarını... Çünkü insan, tanıdık olanla değil farklı olanla karşılaştığında gelişir. Her yeni deneyim, insana sadece dünyayı değil, kendisini de yeniden tanıma imkanı verir. Geçen yıl Balkan ülkelerinin neredeyse tamamını görme fırsatım oldu. Bu yolculuklar benim için geziden çok insana dair bakışımı derinleştiren bir deneyimdi. Orada doğmadım ama gittiğim birçok yerde tanıdık bir şeye rastladım. Çünkü insan, en çok gündelik hayatın içinde kendisi olur; sokakta, sofrada, sessizlikte...
Üsküp’te küçük bir lokantada, herkesin bildiği sıradan bir ev yemeğini yerken fark ettim bunu. Masada özel bir şey yoktu. Anlatılacak büyük bir an da değildi. Ama ilk lokmada, çocukken annemin mutfakta telaşsızca hazırladığı akşam yemekleri geldi aklıma. Tatları birebir aynı değildi; zaten olması da gerekmiyordu. Tanıdık olan, yemeğin kendisi değil bıraktığı histi.
O an anladım ki güven, büyük sözlerle kurulmaz. Abartısız bir sofra, gösterişsiz bir emek, aceleye getirilmemiş bir süreç... İnsan böyle anlarda kendini rahat bırakır, olduğu haliyle kalabildiğini hisseder. Liderlik de tam olarak burada başlar: Yüksek sesle yön vermekte değil, insanın kendisi gibi olabildiği bir alan yaratabilmekte...
Benim için iş, süreçlerden önce insanla başlar. Tekstil, hareketle anlam kazanan bir alan iken değer, insanın kendini güvende ve ait hissettiği yerde oluşur. İnsan baskı altında değil, güvende olduğunda üretir. Hata yapmaktan korkmadığında gelişir. Alan açılan yerde sorumluluk da sahiplenme de kendiliğinden gelir.
İşimizin merkezinde, ürünlerden önc
e insan vardır. Çünkü sürdürülebilir başarı, hareket eden, üreten, zorlanan ve yeniden deneyen insanla mümkündür. Giyilen her ürün, konfor kadar güveni, performans kadar cesareti de taşır. Aslında yaptığımız iş, sadece bedenlere dokunmakla kalmaz, insanların kendine olan inancını da güçlendirir. Hareket özgürlüğü, konfor ve dayanıklılık... Bunların hepsi önce insanda başlar.
Tüm bu deneyimler bana şunu öğretti: İş hayatı, insanların bir araya gelerek ortak bir amaç etrafında buluştuğu canlı bir yapıdır. Ürünler, süreçler ve hedefler bu yapının önemli parçalarıdır ama merkezin kendisi değildir. Merkezde insan vardır. İnsan anlaşıldığında iş kolaylaşır, ekip güçlenir, yön netleşir. Liderliğin rölü de tam olarak budur: Hızlandırmak değil, sağlamlaştırmak. Baskıyla ilerlemek değil, güvenle derinleşmek.
Bu yüzden insan temelli bir bakış açısı, herkesi aynı çizgiye sokmak değildir, farklı duruşları ortak bir amaçta buluşturabilmektir. Tıpkı deniz gibi... Her dalga aynı yönden gelmez ama aynı bütünün parçasıdır. İnsanları anlayan lider de böyle denge kurar. Çünkü insan, doğru anlaşıldığında yanlızca bulunduğu yeri değil, etrafındaki dünyayı da dönüştürür.
Ben yüksek sesli liderliklere inanmam.
İz bırakan adımların çoğu sessizdir ama sağlamdır.
Tıpkı deniz gibi,
Tıpkı yol gibi,
Tıpkı insan gibi...
Yasemin ÇEVİK
Yeşim Grup | Modelist ve Pastal Yöneticisi