Pamuk Kokulu Bir Hayat
1994 yılında Aydın’ın Cumalı Köyü’nde, pamukçu bir babanın kızı olarak dünyaya geldim. Abartı sayılmaz; pamuk tarlalarının içine doğdum diyebilirim. O yıllarda makineleşme bugünkü kadar yaygın değildi; pamuk hasadı işçilerle yapılırdı. Hasat zamanı Doğu illerinden gelen mevsimlik işçiler köyümüze misafir olur, pamuk sayesinde çok farklı kültürlerle tanışırdım. Hiç tanımadığım insanların sofralarına oturdum, sohbetlerine ortak oldum.
Pamuk sabahın erken saatlerinde toplanırdı. Toprak nemli olurdu; gece çiği henüz kalkmamış… Ama o yorgunluğun içindeki dayanışma, sıcaklık ve sohbet bambaşkaydı. Tozun toprağın içinde yenilen öğle yemeğinin bile tadı farklı olurdu.
Toplanan pamuklar çoğu zaman ıslak olurdu. Bu yüzden eve geldiğimizde, uzun çuvalları yere serer; babam ve annemle birlikte pamukları kuruması için yayardık. Kardeşimle pamukların üzerinde zıplar, yuvarlanır, kahkahalar atardık. Annemin “Toz oldunuz, çıkın artık” diye seslenişi hâlâ kulaklarımda. Mahallenin tüm çocukları bir araya gelir, o anların keyfini çıkarırdık.
Pamuklar kuruduktan sonra balyalanırdı. Babam demir çemberini getirir, çuvalı çengellere takardık. Ben çuvalın üstüne çıkar, pamukları daha çok alsın diye sıkıştırırdım. Köyümüzde bir çırçır fabrikası vardı; balyaladığımız pamukları traktörle oraya götürürdük.
Çocukluğumda eniştemin küçük bir konfeksiyonu da vardı. Konfeksiyondan kalan tişörtlerle büyüdük kardeşimle. Geriye dönüp baktığımda, kaderimin o yıllarda sessizce yazıldığını düşünüyorum. Tekstil hayatımın her köşesindeydi.
Lise sona geldiğimde tercihlerimi yaparken, puandan çok ne istediğimi biliyordum: tekstil mühendisliği. Dershane öğretmenime bunu net bir şekilde söylediğimi hatırlıyorum. Babam ise kızının Aydın’dan uzaklaşma fikrine hiç hazır değildi. Ancak tercih zamanı geldiğinde, babamın haberi olmadan, annemin de desteği ile, öğretmenimin “Tekstil okuyacaksan Bursa’da okumalısın” yönlendirmesiyle Bursa’yı yazdım. Bursa, hayatımda yeni bir hikâyenin başlangıcı oldu.
Çevremde “4 sene sonra görüşürüz, memlekete dönersin” diyenler de vardı. Tekstili küçümseyen, bana güvenmeyenler… Üniversitenin son senesinde memlekete dönüş planları yaparken, eşimle tanıştım. Meğer bilmeden dört yıl aynı bölümde okumuşuz; o da tekstilci bir babanın oğluydu.
Üniversite bitmeden, eşimin dessteğiyle bir tekstil firmasında çalışmaya başladım. Oturduğum yere servis yoktu. Her gün yaklaşık 100 km yolu aktarmalarla gidip geliyordum. Haftanın üç günü iş çıkışı okula devam ediyordum. Bu süreçte evlendim, yeni bir düzen kurdum. Hayatımın belki de en yorucu ama en öğretici ve en güzel dönemiydi.
Beş yıl önce yolum Yeşim Grup ile kesişti. Tekstilin, çoğu kişinin üretim tarafında fark etmediği bir alanında; markalara ait siparişlerin izlenebilirliğini kapsayan süreçlerde görev almaya başladım. İşe başladıktan üç ay sonra istifa etmeyi düşündüm. Yapamayacağımı sandım. Ama şanslıydım. Müdürüm, beni henüz üç aydır tanımasına rağmen bir gence büyük bir yol açtı. Beş yıl önce bana söylediği noktadayım.
Bu yolculuğu anlatırken, küçük ama benim için anlamı çok büyük bir detaya da değinmek istiyorum. Oğlum şu an iş yerimdeki kreşte. Sabah işe gelirken onun da benimle aynı yere ait olduğunu bilmek, günün yükünü hafifletiyor. Bu yalnızca benim için bir ayrıcalık değildi aslında; insanı yalnızca çalışan olarak değil, hayatıyla birlikte görebilen bir anlayışın sessiz bir yansımasıydı diyebilirim.
2026 yılına geldiğimde, doğduğum pamuk tarlalarında çalışan işçilerin haklarını önemseyen; bu alandaki tecrübelerimi kurumlar nezdinde paylaşabildiğim bir noktadayım.
Bu hikâyeyi neden anlatıyorum?
Çünkü vazgeçmemek çok kıymetli.
Ben vazgeçmedim. Ama en büyük şansım, yoluma çıkan iyi insanlardı. Bugün bulunduğum noktada mutluyum, evet. Ama önümde hâlâ uzun bir yol olduğunu da biliyorum. Dilerim herkesin hayatında, en zor anlarda bile yolunu aydınlatan, insana değer veren insanlar olur.
Tekstil iplikle başlar, kumaşa dönüşür.
Ama anlamını, “Önce İnsan”a dokunduğunda bulur.
Sevim AŞIKTOPRAK
Yeşim Grup | BU3 İzlenebilirlik Grup Lideri