Dr. Gülseren Budayıcıoğlu: “Hayattaki en büyük şansımız, hangi anne kucağında doğacağımız ve büyüyeceğimizdir”

Gülseren Budayıcıoğlu

Birçokları onu “İstanbullu Gelin” dizisiyle duymuş olsa da o aslında güçlü bir yazar ve mesleğine aşık bir profesyonel. Uzun yıllara dayalı mesleki deneyimini kitapların ardından çeşitli söyleşiler ve sosyal medya aracılığı ile toplumla paylaşmaya devam eden Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, kitap yazmaya da ara vermiş değil. Kitap yazma konusunu son derece ciddiye alan ve oluşturduğu çok sayıda taslağın ardından birinde karar kılarak yayın evine gönderen Dr. Budayıcıoğlu, daha uzun yıllar üretmeye devam etme hedefinde.

1947 yılında Ankara’da dünyaya gelen Dr. Budayıcıoğlu, ilk ve ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladıktan sonra, 1966’da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. Tıp öğrenimi sırasında 1968 yılında yayına başlayan TRT televizyonunun açtığı spikerlik sınavını kazanarak TRT’ye kadrolu spiker olarak atandı ve bu kurumda beş yıl boyunca spiker ve Türk müziği programlarında sunucu olarak görev yaptı. 1972’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Budayıcıoğlu 1973 yılında evlendi ve TRT’den ayrılıp Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’ne asistan olarak girdi. 1977’de uzman olan ve 1982 yılına kadar öğretim görevlisi olarak kariyerine devam eden Dr. Budayıcıoğlu, 23 yıl Ankara’da serbest hekim olarak görev yaptıktan sonra 2005 yılında hayalini gerçekleştirerek Ankara’da Türkiye’nin ilk ve tek psikiyatri merkezi olan Özel Madalyon Psikiyatri Merkezini kurdu.

“İnsan denen, dünyanın en muhteşem varlığına yapılacak en küçük katkıyı bile kutsal bir görev sayarım” diyecek kadar işine tutku ile bağlı olan Dr. Budayıcıoğlu ile özel bir söyleşi için geldiği Bursa’da bir araya gelerek keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Eğitiminiz ve kariyer hayatınız hakkında genel bir bilgi alabilir miyiz sizden?

Geçmişe dönüp bakınca diyorum ki ne kadar çok değişik hayatlar gördüm. Tıp fakültesi öğrenciliğim sırasında televizyondaki spikerlik dönemim, sonrasında Hacettepe Üniversitesindeki asistanlık dönemim, sonra uzmanlık, yönetim görevliliği, hocalık dönemi. O da bitti özel klinik dönemi başladı ve bu süreç Madalyon Psikiyatri Merkezine kadar uzandı. Bu merkezi kurarken, daha çok insana Sosyal Güvenlik Kurumu güvencesi aracılığı ile ulaşmak oldu. Bu sayede daha çok insana hizmet verebilecek ve daha çok insana dokunacaktım. Sonrasında yazarlık serüvenim başladı ve çeşitli kitaplar yazdım. Ardından yazdığım bir kitaptan bir dizi uyarlaması oldu. Bu şekilde çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bu yolculuğun nereye varacağını ben de bilmiyorum ve merakla takip ediyorum.

Alanınızda tanınan, bilinen birisiniz ve kitaplarınızı ben de okudum ama daha geniş kitlelerle buluşmanız sanırım “İstanbullu Gelin” dizisiyle oldu. Süreçten bahseder misiniz? O projede nasıl yer aldınız?

Ben televizyonun gücünü “İstanbullu Gelin” dizisi sayesinde öğrendim ve konu hoşuma gitti. Benim amacım ilk günden beri daha çok insana dokunabilmek, daha çok insanı bilgilendirebilmek, onların farkındalıklarını geliştirebilmek, kendilerini tanımalarında ve gelecekteki yaşamlarını (eğer onlar da isterse) değiştirebilmelerine yardımcı olmaktı. Televizyonun kitaplarımdan daha büyük kitlelere ulaşması da bu süreci cazip kıldı diyebilirim. O nedenle çalışmalarım bundan sonra da dizi olmaya devam edecek. En son camdaki kız adlı kitabım çıktı. Bu kitaptan iki dizi birden yapıyoruz. Biri camdaki kız, biri de onun içinde yer alan küçük Zeynep’in hikayesi.  Onun hikayesi çok dokunaklıydı ve şimdi o hikâyeden yola çıkarak yeni bir dizi projesi hazırlanıyor. Yeni yılın başında yayında olmasını planlıyoruz.

Bugüne kadar yayınlanan kitaplarınızdan bahseder misiniz, ilk kitabınız hangisiydi ve sonrasında hangi kitaplarınız yayınlandı?

İlk kitabım “Madalyonun İçi” ismini taşıyor. Bu adeta çocuğum gibidir. Çünkü o zaman insanların yazdıklarıma ne kadar ilgi göstereceğini bilmiyordum. Fakat kitaplarım yayınlandıkça bu ilginin arttığını gördüm. Örneğin Madalyonun İçinden sonra “Günahın Üç Rengi” yayınlandı ve bu kitabın ardından ilk kitabım daha çok satmaya başladı. Sonraki yıllarda kaleme aldığım “Hayata Dön” isimli kitabımdan sonra da yolculuk bu sefer üç kitapla devam etti. “Kral Kaybederse” isimli kitabımım da yayınlandıktan sonra çok ses getirdi ve bu kitabımı alan kişiler diğer üçünü de almak istedi. Son kitabım olan “Camdaki Kız” çıktığında artık kitapçılarda beni de mutlu eden tam anlamıyla bir adet oluşmuştu. Okurlarım beşinci kitabımın çıktığını duyunca beşini birden alıyormuş. Bu tabi ki bir yazar için müthiş bir şey. Okurlarım bana çok mesaj yolluyorlar ve ben de o mesajları zevkle okuyorum. Çoğunun ortak görüşü kitapların tabiri caizse su gibi okunduğu ve hızla bitmesin diye ara verdikleri. Son kitabı da bitmeden yenisi yetiştirmemi istiyorlar. Ben de bir arada bir derede biraz Ankara biraz İstanbul arasında mekik dokurken sıradaki altıncı kitabımı yazmak için elimden geleni yapıyorum.

Yeni kitap çalışmanızın ismi belli mi?

Yeni kitabımın adı “Kırmızı Pelerin” olacak. Biraz acıklı bir hikâye ancak hayatı oldukça güçlü bir şekilde ele alıyor.

İnsanların hayatlarına dokunarak onların daha iyiye gitmeleri için elçilik yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Benim kitaplarımda hüzün vardır ancak hüzün olduğu kadar her zaman bir umut ışığı, bir kurtuluş da vardır. Çünkü her zaman insanlara ışık olmak ve kendilerini bulmalarını sağlamak istiyordum. Hayat her zaman bize bir umut vadediyor. Bunu görsünler ve bu farkındalıkla birlikte kendileri de geleceği daha güzel hale getirsinler.

Odaklandığınız konular arasında kader motifinin altını sıkça çiziyorsunuz. Bundan biraz bahseder misiniz?

Bunu bir çırpıda anlatması zor ancak özetle anlatmak gerekirse, kader motifi insanların parmak izi gibidir. Herkeste birbirinden çok farklıdır ve doğduğunuz evde, o aile içinde oluşur. Hatta iki kardeşin bile kader motifi birbirinden çok farklı olabiliyor. Çünkü alıcı değişik, verici değişik. Zaman değişik, mekân değişik. Bu motif bir bilgisayar gibi bizi programlıyor. Ailelerimiz ve biz ömür boyu o programlarla hayatımızı sürdürüyoruz ve hep aynı motif ve aynı program hayatımız boyunca tekrar ediyor. Bazılarına bu güzel bir program olarak yansıyor ve onların değiştirmesine gerek kalmıyor. Ancak insanların çok büyük bir kısmı bu tekrar eden motiften şikayetçi. Bunu yaşamak istemiyorlar. Bunun için kader motifini önce tanıyıp sonra da bunu değiştirmek gerekiyor. Eğer motif değişirse dünyanın, kaderin ve hayatın bize verdiği cevapların değişeceğine inanıyorum.

Kader motifi 5-6 yaşlarında mı gelişiyor yoksa daha ileriki yaşlara kadar uzanıyor mu, en kritik ne zaman?

Bebeğin doğduğu anda başlıyor kader motifi ve en kritik zaman, işte o zaman. Yani anne o bebeği kucağına alıyor ve anneyle bebek göz göze geliyor. Hayattaki en büyük şans odur. Eskiden ben de maddi varlıkları en büyük şans sayardım. Aslında en büyük şans buymuş. Yani hangi anne kucağında doğacağın ve hangi anne kucağında büyüyeceğinmiş. Tabi bu kader motifi ilk günlerdeki gibi büyük harflerle yazılmıyor ama 6-7 yaşına kadar hayatımızda belli bir taslak ortaya çıkıyor. Hayatımızda bu 15 yaşına kadar biraz daha şekilleniyor. 15 yaşından sonra da hayatımızla ilgili çok şey algılıyoruz ama aşağı yukarı 15 yaşına geldiğimizde artık o motif iyice ortaya çıkmış oluyor.

Peki o kader motifi olumsuzsa değiştirme şansımız var değil mi?

Elbette. Ben de tam olarak bunun için uğraşıyorum. İnsanlar kader motiflerini keşfedebilirlerse ve bunu fark edebilirlerse işte o zaman o kadar da zor değil. Zor olan bunu fark etmek. Kişi bunu gerçekten istiyorsa o zaman süreç daha kolay.

Fark edebilmek için ne yapmak gerekir?

İşte onu topluma kitaplarla, dizilerle hatırlatıyoruz. İstanbullu Gelinde Adem karakterini terapi odalarına aldık mesela. Aslında kötü insan yoktur. Herkes iyi olarak geliyor dünyaya. Ama hayat bizi kirletiyor. Biz de nasıl temizleyeceğiz onları diye çalışıyoruz. Çevremizde kötü insanlar varsa onlarla nasıl ilişki kurabileceğiz? Çünkü onlar zaten yakın çevremizde olduğu için bizler kirleniyoruz. Tüm çalışmalarımda bunları anlatmaya gayret ediyorum.

Günümüzde artık kendimizi daha az sever olduk sanırım. Hep daha iyiyi, bizde olmayanı arıyoruz. Kendimizi daha iyi anlamak ve affetmek için ne yapmamız gerekir?

 Bir başkasını anlarsa insan, kendisini daha kolay anlar. O nedenle ben kitaplarımdaki karakterleri ayrıntılarıyla anlatmaya çalışıyorum. Onların yaptıklarını aslında neden yaptıklarını aktarmaya çalışıyorum. Mesela Kral Kaybederse kitabımda bir Kenan karakteri var. O da oldukça kötü bir karakter. Başta çok tepki gösterilen bir karakterken, kitabın sonunda tüm okurlar Kenan’ı anlıyor ve onun için çok üzülüyorlar. Örneğin Kenan’ı anlamak demek kendimizi, kardeşimizi, sevgilimizi, kocamızı anlamak demek. Onlarla empati yapabildikçe kendimizi anlamak kolaylaşıyor. O nedenle kendimizi anlamak ve affetmek daha kolaylaşıyor. Bakın herkes Kenan’ı affetti. Halbuki başta ben de çok kızmıştım itiraf etmek gerekirse.

 Sizin samimiyetinizi yazdıklarınızın satır aralarında yakalamak çok keyifli. Bir başkasını anlamaya ve onu olduğu gibi kabul ederken kendi sınırlarımızı nasıl çizeriz?

Birini affederken kendimizi affetmek de daha kolay oluyor. Başkaları üzerinden yürüyerek kendimize ulaşırsak o zaman kendimizi daha iyi anlarız ve daha kolay affederiz. Arada bir bizim de pohpohlanmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ancak bizim çevremiz ne yazık ki daha çok eleştiri yöneltiyor. Anneler ve babalar çocuklarına aferin demek yerine sitem ediyorlar. Oysa önce kendimize, sonra da yakınlarımıza bu konuda cömert olmamız gerek.

Sosyal Sorumluluk projelerine bakış açınız nasıl?

Sosyal sorumluluk projelerine o kadar hayranlık duyuyorum ki. Bir de sosyal sorumluluk projelerinde çalışalar daha çok kadınlar. O kadınların nasıl canla başla çalıştığını gördükçe içim sızlıyor ve o kadar hoşuma gidiyor ki, ben de olabildiği kadar o tür çalışmalarda yer almaya gayret ediyorum. Kadınların o konulardaki motivasyonlarına acayip hayranlık duyuyorum ve onları destekliyorum. Daha büyük başarılar için devam etmemiz gerek.

Önce insan kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Önce İnsan kavramını biraz daha geniş tutmak istiyorum. Çünkü insan doğanın bir parçası. Biz de doğadaki diğer canlılardan bir tanesiyiz. Halbuki biz yıllarca her şeyin sadece insan için yaratıldığını zannettik. Oysa şimdi insanlar uyanıyor ve bu da beni çok mutlu ediyor. Örneğin hayvan haklarını korumaya artık daha fazla gayret gösteriyoruz. Doğayı koruma adına çaba harcıyoruz. Bu konuda çevreciler yoğun çalışmalar gerçekleştiriyor. Ben bu alanda yapılan tüm bu çalışmaları sonuna kadar destekliyorum. Çünkü bu evren hepimiz için. Bu konuda bir şey yapabilecek en önemli canlı insan. Bizler “Önce insan” diyerek, insandan doğaya ve diğer canlılara uzanabilmeliyiz. O nedenle tüm sosyal sorumluluk projelerini her zaman destekliyorum.

Röportaj: Dilek Cesur