Lerzan Pamir: “Tiyatro iyidir ve iyileştirir”

Tiyatro Yönetmeni Lerzan Pamir

Üniversite öğrenimi sırasında tiyatro tutkusunun peşinden gitmeye karar vererek hayatına yeni bir yön çizen ve kariyerini bu tutkusunun üzerine inşa eden Lerzan Pamir, 10 yıldır profesyonel tiyatro yönetmenliği yapıyor. Yeşim Tekstil çatısı altında uzun yıllardır yöneticilik yapan Ali ve Gülten Pamir’in kızı olan Lerzan Pamir, Yeşim’i her zaman ailesinin bir parçası olarak gördüğünü söylüyor.

Yeşim Kreşiyle oldukça özel bir bağı olduğunu ve iki yıl boyunca kreşte eğitim aldığını dile getiren Lerzan Pamir, tiyatronun kreşte sergilenen gösterilerden bu yana hep hayatında olduğunu belirtti.

Pamir ile eğitim hayatını, tiyatro ile ilk tanışmasını, kariyer basamaklarını çıkış hikayesini, tiyatro tutkusunu, Yeşim Kreşi ile olan unutulmaz anılarını ve Önce İnsan Dergisi’nin 100. özel sayısını konuştuk.

Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1987 yılında Bursa’da doğdum. Şu an İstanbul’da yaşıyorum. Yaklaşık 12 yıl önce üniversite öğrenimim sırasında tiyatro tutkumun peşinden gitmeye karar verdim ve hayatıma yeni bir yön çizdim. 10 yıldır profesyonel anlamda tiyatro yönetmenliği yapıyorum.

Yeşim Tekstil’le sizin de bir bağınız var. Bu bağdan bahsedebilir misiniz?

Yeşim Tekstil ile birçok bağım var aslında. Annem ve babamın orada çalışıyor olması sebebiyle Yeşim her zaman hayatımızın, hatta ailemizin büyük bir parçası. Bunun dışında ilk üniversitemi okurken stajımı Yeşim Tekstil’de yaparak iş hayatını ve Yeşim’i deneyimleme fırsatı buldum. Ama hepsinden daha derin bağım sanırım kreşti, gözümü orada açtım. Annemin işe başlamasıyla beraber iki yıl boyunca her sabah onunla birlikte Yeşim’e gittim. Eve dönüş yolunda serviste olan herkese tüm günümü anlattığımı, durmadan öğrendiğim şarkıları söylediğimi ve herkesin sabırla beni dinlediğini hatırlıyorum. O dönem bizimle aynı serviste olup da bu röportajı okuyan varsa içtenlikle özür dilerim, başınızı çok şişirdim. (Gülüyor)

Hangi yıllarda Yeşim Kreşindeydiniz? Bize kreş anılarınızdan bahseder misiniz? Örneğin o zamanlar yapılan gösterilerde ne gibi roller alırdınız? O zamanki gösteriler sizin için ne ifade ediyordu? Sonrasında kreşe ziyarete geldiniz mi?

Çok küçük yaşta olduğumdan anılarım biraz puslu olsa da gösterileri çok net hatırlıyorum. Farklı farklı kostümler giyip ailelerimizin önünde çalıştıklarımızı sergilemek çok heyecanlı olurdu. Gösteri anılarım arasında en sevdiğim anı Barış Manço olduğum. Sanırım püsküllü bir montum olması sebebiyle o role ben seçilmişim. Evden bir oyuncak ayı getirmişim, diğer arkadaşlarımla beraber “Ayı” şarkısını canlandırıyoruz. Hala baktığımda içimi ısıtan bir anıdır. Kreşe sonrasında 1-2 kere geldim. Birinde oldukça küçüktüm, öğretmenlerimi ziyaret etmiştim diğeri ise yakın zamandaydı. Gördüğümde çok şaşırdım çünkü çocukken aklımda kalana hiç benzemiyordu, çok değişmişti.

Nasıl bir eğitim hayatınız oldu?

İlkokulda Namık Sözeri’de, ortaokul ve lisede İnal Ertekin’deydim. Hiç düşünmediğim halde ve iyi ki de üniversiteyi Bursa’da Uludağ Üniversitesi’nde okudum. Geriye dönüp baktığımda ne istediğimi anlamak ve hayatımı o yolda şekillendirme cesaretini gösterebilmek için şahane bir durak olduğunu düşünüyorum. Ardından Kadir Has Üniversitesi’nde Yönetmenlik yüksek lisansı yaptım.

Tiyatro ile tanışma ve ona gönül verme hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?

Tiyatro hayatımda kreşteki gösterilerden beri var. Tüm öğrenim hayatım boyunca sene sonu gösterilerini, sahnede olmayı ve hatta gösterileri hazırlarken öğretmenlerime yardım etmeyi çok sevdim. Ama bu bana işaret olacak kadar enteresan büyüklükte değildi. Müsamereleri kim sevmez? Ardından üniversite hayatım başladı. Okula kayıt olmaya gittiğim ilk gün tiyatro topluluğuna da kayıt oldum ve sanırım geri dönüşü olmayan yola ilk kez orada girdim. İlk iki yıl amatör bir sevda olduğunu sanarken, son iki yıl vazgeçemeyecek kadar kapıldığımı fark ettim. Tiyatro topluluğunda geçirdiğim süre boyunca amatör tiyatro alanında kendimi tanıma ve deneme fırsatı buldum. Üniversiteyi bitirdim ve aileme mezun olduğum işi yapamayacağımı söyledim. Ben dahil hepimiz için şok edici oldu. Çünkü beklenmedik kararım bizi hiç hazır olmadığımız yeni bir maceraya atacaktı. Nitekim öyle oldu. Okul seçimleri, sınavlar, İstanbul’a yerleşmem… Her şeye sıfırdan başladım demek doğru gelmiyor çünkü bugün şükürler olsun ki sevdiğim işi yapabiliyor olmamın tohumları ilk üniversitemdeyken atıldı ve o deneyim ayaklarımı daha sağlam yere basmama yaradı. Bu hikâyenin pozitif bir hale dönüşmesinde tabi ki en büyük etken ailem. Onların desteği ve cesareti olmasa ben de bu kadar korkusuzca kendimi bu maceraya atamazdım.

Talimhane Tiyatrosu – Mehmet Ergen ile yollarınızın kesişme ve sizin başarılı bir yönetmen olma hikayenizden de bahseder misiniz?

Mehmet Ergen’in yönettiği bir oyunu ilk kez Bursa’da izleyip çok etkilenmiştim. Bir gün beraber çalışabilir miyiz diye hayaller kuruyordum. Kadir Has’ta okurken aynı anda asistanlık yaparak mesleki anlamda kaybettiğim zamanı telafi etmeye çalışıyordum. Yolum bir arkadaşım sayesinde kendisiyle kesişti, yönettiği bir oyuna asistan olarak girdim ve 10 yıldır da birlikte çalışıyoruz. Birlikte bunca zaman içinde yurtiçinde ve yurtdışında birçok oyunun yönetmenliğini, yapımcılığını üstlendik. Uluslararası festivaller düzenledik, atölyeler organize ettik ve hala daha beraber durmadan üretmeye devam ediyoruz. Kendisi vizyonuna, zekasına ve yeteneğine müthiş güvendiğim bir yönetmen ve yanında olmaktan hep mutluluk duyduğum bir okuldur. Geri dönüp baktığımda, asistan olmak için içerisine girdiğim o kapının bana hiç ummadığım kadar güzel başka kapılar açtığını görüyorum.

İlk hangi oyunu yönettiniz?

İlk oyunum Pippa Bacca’nın hikayesini anlatan Pippa’ydı. Europe-now projesi kapsamında hazırlandı. Londra, Amsterdam ve Türkiye’de birçok şehirde sahnelendi.

Bu oyunlarınız arasında öne çıkan, üzerinde çalışmaktan en çok keyif aldığınız oyun hangisidir?

Hepsinin yeri ayrı gibi kaçamak bir cevap verebiliyor muyum? (Gülüyor) Philip Ridley’in “Kara Vanilya Ormanı” sanırım. Yönetmen olarak kendimi tanıdığım, sınırlarımı görebildiğim çok özel bir projeydi benim için. İyi bir yazarın oyununu yapıyor olmak hem çok öğretici hem de çok keyifliydi.

Pippa oyunu sizde ne gibi duygular uyandırdı?

Pippa oyunu hem konusu hem de profesyonel anlamda yönettiğim ilk oyun olması sebebiyle benim için hep en özel olacak sanırım. Pippa gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazıldı. Barış için Kudüs’e kadar otostopla gitmek isterken Gebze’de öldürülen İtalyan gelinin hikayesi. Oyunu çalışırken konuya çok hassas yaklaşmaya çalıştık, ancak neresinden baksanız çok ağır. Barış için yola çıkan bir kadının öldürülmesi, yolculuğunun buraya kadar güvende geçmesi ancak bizim topraklarımızda son bulması. Hepsi ama hepsi çok üzücü. Oyunun benim için unutulmaz olmasının bir diğer sebebi de yönetmenlik hayatımda başıma gelebilecek en zor tecrübeyi yaşatmış olması. Oyunun prömiyerine Türkiye’ye Pippa’nın annesi de geldi, inanılmaz bir andı benim için. Oyunu beğenecek mi? Ne hissedecek? Ya onu incitecek bir anlatımda bulunduysam? Tarif edemeyeceğim bir tecrübeydi.

Bugüne gelinceye dek sergilediğiniz başarılarla çeşitli ödüller de aldınız. Biraz bu ödüllerden bahseder misiniz?

Bugüne dek Afife Jale En İyi Komedi Haldun Dormen Özel Ödülü, Sadri Alışık Ödülleri En İyi Müzikal-Komedi Ödülü ve Direklerarası Seyirci Ödülleri En İyi Ensemble Ödülü’ne layık görüldüm. Bir oyun hazırlarken en büyük heyecanınız onun seyirciyle buluşacağı an. O an için gecelerce gündüzlerce çalışıyorsunuz. 5 dakika öncesine kadar hiç durmadan. Ve sonra o an geliyor oyununuzu seyirciye uzatıp aradan çekiliyorsunuz. Bütün bu emek ve çabanın karşılığında böyle önemli kurullardan takdir görünce de çok mutlu oluyorsunuz. Doğru yolda olduğunuzu hissediyorsunuz. Tam bir rahatlama olacakken bir anda her yerinizi tekrar panik sarıyor ve “Eyvah şimdi artık daha da iyi olmam lazım” diye düşünüp yeni bir sorumluluk daha yükleniyorsunuz.

 

Tiyatronun o büyüleyici gücü sizi nasıl besliyor?

İşimizin en keyifli yanı her projede yeni bir dünyayla tanışıyor olmamız. Bir bakmışsınız 2. Dünya Savaşının ortasındasınız. Tarih kitapları karıştırıyor, o dönemin alışkanlıklarını inceliyorsunuz. Bir bakmışsınız Fransa’da bir restoranın mutfağındasınız ve farklı pişirme yöntemleri öğreniyorsunuz. Bir bakmışsınız İç Anadolu’da bir köydesiniz, yerel değerler hakkında bilgi topluyorsunuz. Dolayısıyla her yeni oyunda; yeni ekip, yeni oyuncular, yeni hikayeler ve keşfedilecek yeni dünyalar sizi sürekli canlı tutuyor.

Çocuk oyunları da yönettiğinizi biliyoruz. Çocuk oyunlarını nasıl değerlendiriyorsunuz, yetişkin oyunlarından farkı nedir, çocuk oyunlarından mı yoksa yetişkin oyunlarından mı daha çok keyif alıyorsunuz?

Evet çocuklarla ilgili de çok özel projeler üretme fırsatı bulduk. Çocuklar söylediğiniz her şeyi hafızalarına kaydediyorlar, bu yüzden onları hafife alamazsınız. Dolayısıyla çok ciddiye alınması gereken bir iş çünkü hata yapma payınız yok. Aynı zamanda çok da keyifli. Yeğenim Lalin 3 yaşında. O doğduktan sonra yaptığım tüm oyunları izledi. Oyunlardan sonra defalarca oyun hakkında konuşmak istiyor. Aklında tuttuğu anları, onda etki bırakan sahneleri ve hayal gücüyle tamamladığı hikayeleri duydukça çok heyecanlanıyorum.

İngiltere’de En İyi Komedi Ödülünü alan “Yoldan çıkan oyun” isimli eser, Mehmet Ergen’in çevirisi sonrasında sizin yönetmenliğinizde sergilendi. Önemli karakter oyuncularının rol aldığı bu komedi oyununu yönetmekte zorlandınız mı ve bu oyun sizde nasıl bir tat bıraktı?

Yoldan Çıkan Oyun çok şanslı ve eğlenceli bir süreç geçirdi. Çok yetenekli ve özel bir ekip bir araya geldi. Herkes eşine rastlanmayacak kadar uyum içinde çalıştı ve çok da eğlendi. Oyunun tamamı aksaklıklar ve kazalardan oluşuyor olsa da müthiş bir disiplin gerektiriyordu. Sahnede izlediğiniz ve seyircinin yüreğini ağzına getiren o eğlenceli kazaların, gerçekten kimse yaralanmadan yapılabilmesi için bütün oyuncular çok dikkatli ve uyum içinde çalıştı. Bu eğlenceli ortam içinde disiplini sağlamak ve her oyunu izlediğimde kaza sahnelerinde başlarına gerçekten bir şey gelmesin diye heyecanlanmak bazen zor oluyordu diyebilirim.

Tiyatro bir dönem düşüş trendi yaşadı sanki. Ancak son yıllarda amatör tiyatrolar ve oda tiyatroları ile gençlerin artan bir ilgisine tanık oluyoruz. Sizin cephenizden bu sürece bakış nasıl?

Tiyatro, son birkaç yıldır seyirci ilgisi açısından altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Son yıllarda özellikle İstanbul’da çok sayıda tiyatro açıldı, çoğu salon oyunlarını dolu dolu oynuyor. Şehir ve Devlet Tiyatroları’nda yer bulmak neredeyse imkânsız. Elbette bu söylediklerim korona virüs salgını öncesindeydi. Hayatlarımızı tepetaklak eden bu salgınla birlikte yakın gelecekte tiyatrolar için seyirciden bahsetmek pek mümkün değil. Umarım her şey geçtiğinde seyircimiz de kaldığımız yerden yanımızda olmaya devam edecek ve biz yine oyunlara yer bulamayacağız.

Tiyatro dünyasında yeniden perde açmak için hazırlıklar yapılıyor mu?

Maalesef tiyatro da diğer gösteri sanatları gibi bu salgından çok etkilendi. Yaptığımız işin büyüsü canlı olması, olmazsa olmazı da seyirciyken şimdi ikisinden de vazgeçmemiz gerekiyor ve bu da bizi bir hayli zorluyor. Elbette biz de sektör olarak bu yeni normal sürece ayak uydurmanın yolunu bulacağız. Sanatçı arkadaşlarımızla sürekli olarak konuşup çözümler bulmaya, dijital dünyaya uyumlanmaya ve yeni yöntemler aramaya devam ediyoruz.

Röportajımızda sona yaklaşmışken sizin tiyatro yönetmenliği tarzınızı da merak ediyoruz. Oyuncuların gözünden nasıl bir yönetmensiniz sizce?

Oyuncular yanımdayken bu soru onlara sorulduğunda genelde empatisi yüksek, disiplinli gibi cevaplar duyuyorum. Çalışırken eğlenmeyi önemseyen ama işi hep ön planda tutan bir yönetmenim sanırım. Sahneye çıkmadan önce hepsine iyi eğlenin derim, ama her şeyi tam olarak çalıştığımız gibi yapmalarını beklerim. Provalar sırasında istedikleri kadar özgürler ama oyunda sürprize yer yok, olursa güler yüzümden eser kalmaz. (Gülüyor) Oyuncuyla rolü hakkında konuşmayı, gelişimini, kaygılarını, tüm sürecini takip etmeyi severim. Beraber çalışılması kolay biri olduğumu sanıyorum.

1997 yılından bu yana Yeşim Tekstil bünyesinde aralıksız yayınlanan Önce İnsan Dergisi 100. sayısına ulaştı. Önce İnsan sizin için ne ifade ediyor ve dergimizin 100. sayısıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Her ne kadar İstanbul’da yaşasam da Bursa’ya ailemin yanına geldiğimde evde karşılaştığım dolayısıyla da takip ettiğim bir dergi. Hatta bazen dergi sayesinde annemle babamın gündeminden daha çok haberdar oluyorum diyebilirim. Bambaşka disiplinde bir fabrikanın böyle bir dergi hazırlaması ve sürdürmesi çok çok kıymetli. Hele ki 100. sayıya ulaşmak inanılmaz bir emek anlamına geliyor. Bu özel sayıda yer almak benim için çok anlamlı ve keyifli oldu. Nazik davetiniz için tekrar teşekkür ederim.

Tiyatro severlere son olarak özel bir mesajınız var mı?

Nilüfer Belediyesi’nin sloganını çok seviyorum; tiyatro iyidir! Gerçekten de iyidir ve iyileştirir. Ne yapıp edin hayatınızın bir parçası yapın ve sizi içine almasına, dönüştürmesine izin verin.

Röportaj: Dilek Cesur