Bora Aksu: “Moda, dış dünyayla iletişim aracım”

Bora Aksu

Başarılarıyla yurt dışında ses getiren ünlü moda tasarımcısı Bora Aksu, İstanbul’da yarım bıraktığı işletme eğitiminin ardından İngiltere’ye giderek Central Saint Martins College of Art & Design’da; önce yüksek derece ile lisans, ardından da master eğitimini tamamladı. İlk defilesini 2003 yılında Londra Moda Haftası etkinliği kapsamında düzenleyen ve İngiltere’nin önde gelen basın yayın kuruluşları tarafından modanın yükselen yıldızı olarak tanımlanan Aksu, aralıksız Londra Moda Haftası resmi listesinde yer alarak dört kez “Yeni jenerasyon moda tasarımcısı” ödülüne layık görüldü.

Kariyeri boyunca People Tree, Converse, Anthropologie ve Adidas gibi markalarla çalışmış olan ve dünyaca ünlü Elizabeth Jagger, Tori Amos, Keira Knightley ve Kirsten Dunst gibi isimleri giydiren Aksu, 16 yıldır kendi markasıyla tasarımlarına devam ediyor.

Aksu son 4 yıldır Hong Kong merkezli bir grupla çalışmaya başladı ve gelinen noktada Asya Pasifik bölgesinde Bora Aksu adını taşıyan 38 mağazaya ulaşıldı. Aynı bölgede 2 adet de Bora Aksu çocuk mağazası bulunuyor.

İzmir’de dünyaya gelen ancak 24 yıldır eğitimi için gittiği Londra’da yaşantısını sürdüren Aksu ile konuşmacı olarak katıldığı İstanbul Moda Konferansı’nda keyifli bir söyleşi gerçekleştirme şansı bulduk.

Sizinle bu etkinlik kapsamında İstanbul’da bir araya gelmek bizi mutlu etti. Öncelikle temel bir soruyla başlayalım isterseniz. Moda sizin için ne ifade ediyor? 

Moda benim bir şekilde kendimi ifade etme şeklim. Daha önceden bu çizimdi. Doğduğumdan beri ve kendimi bildim bileli çizimle uğraşırdım. O özelliğim zamanla moda tasarımına dönüştü. Bu benim bir şekilde dış dünyayla iletişim aracım diyebilirim.

Bize tasarım dilinizden de bahseder misiniz? Tasarımlarınızda özellikle kullanmaktan keyif aldığınız materyaller nelerdir?

Ben genelde doğal dokuları çok severim. Çünkü onların insan teniyle çok iyi uyuştuğunu düşünüyorum. O yüzden ipek vazgeçemediğim ürünlerden bir tanesi. Tasarımlarımda ipek tül, ipek saten, ipek şifon kullanmayı severim. Ayrıca koton da bunlardan bir tanesi. Bir de farklı ağırlıktaki materyalleri kullanmayı çok seviyorum. Mesela kanvas kotonu ipekle karıştırabilirim veya yünü değerlendirebilirim. Özetle doğal dokuları seviyorum ve genelde o tür ürünleri kullanıyorum.

En son Londra Moda Haftası’nda bir defileniz oldu. Defilelerinizde özellikle dikkat ettiğiniz, sizin için olmazsa olmaz gördüğünüz konular nelerdir?

Benim genelde kendime has romantik bir stilim var. O yüzden neredeyse ağırlığı olmayan kumaşları kullanmayı çok seviyorum. Çünkü genelde hacimle çok uğraşıyorum. O yüzden kumaşları birbirine katman yapmak benim bir şekilde tasarımcı kimliğimin öğelerinden bir tanesi. O yüzden ağırlığı ne kadar az olursa veya ne kadar transparan olursa o kumaşları bir arada kullanarak hacim yaratmak çok hoşuma gidiyor. Son defilede de bu ögeler bol bol vardı zaten.

Türkiye’deki moda tasarımcılarının potansiyellerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de bu alanda önemli gelişmeler olduğunu düşünüyorum. Son 10 yıldır Türkiye’ye çok sık gidip geliyorum. Ben bu süreçten çok öncesini de biliyorum tabi. Çünkü 24 yıldır Londra’dayım. Yurt dışına çımadan önce Türkiye’de moda tasarımcısının kim olduğunun bilinmediği bir dönem vardı. Gerçekten stilist nedir, tasarımcı nedir? Tüm kavramlar birbirine karıştırılırdı. Hatta tüm bu kavramlar için tek terim kullanılırdı. Doğru düzgün bir tasarım okulu bile yoktu o dönemler. Günümüzde moda tasarımcılığının en gözde mesleklerden biri olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Buna baktığımızda son derece hızlı ve büyük bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Türk tasarımcıların ülkedeki kültürel mirastan dolayı çok zevkli olduğunu düşünüyorum. Sadece gerekli platformlarda tasarımların sergileneceği platformlar yaratılması gerekiyor. Bence tek eksik o kaldı.

Tasarımcı ile marka iş birliği hakkında ne söylemek istersiniz?

Bence hem tasarımcı hem marka için çok önemli bir konu iş birliği süreci. Bu süreçlere yurtdışında sıkça rastlanıyor. Son yıllarda Türkiye’de de böylesi iş birliklerini görmeye başladık. Benim Türkiye’ye tekrar dönüş sebeplerimden biri de Koton markasıyla yaptığımız benzer bir çalışma oldu. Üç yıl boyunca Bora Aksu ve Koton ismiyle özel koleksiyon hazırlamıştık. Bence hem tasarımcının genel bir kitleye ulaşabilmesi, hem de markanın kendine özel bir tarz kazanabilmesi adına bu iş birliği süreci çok şey ifade ediyor.

Üniversiteden yeni mezun olan genç tasarımcılar için ne önerirsiniz?

Yeni mezun arkadaşların üzerlerinde genellikle bir ümitsizlik bulutu oluyor. Üniversite öğrencileriyle sıkça bir araya geliyorum. Gözlemim, öğrencilerin özellikle gelecekle ilgili çok ümitsizlik içinde olmaları. Oldukça karamsar olduklarını söyleyebilirim. Söylemlerimde daha çok bu karamsarlığı kırmaya ve onlara güven aşılamaya çalışıyorum. Bence ne olursa olsun unutmasınlar ki tasarımcılık zaten iş olarak yapılabilecek bir şey değil. Bunun zaten kanlarında olması gerekiyor ve bu süreci çok sevmeleri şart. Tasarımcılık sabah 9’dan akşam 5’e yapılıp sonra bırakılabilecek bir şey değil. Her gördüğünüz şey, her okuduğunuz kitap, her izlediğiniz film aslında tasarıma etkisi olan bir esin kaynağı olabilir. Bu aslında yaşam biçiminiz gibi bir şey. O yüzden tasarımcılığı iş olarak görürseniz yapılamaz. Bu işi çok sevmeniz lazım. Çok sevince zaten birtakım şeyler oluşmaya başlıyor.

Sosyal sorumluluk projeleri hakkında düşünceleriniz nelerdir? Bu yönde sizin de dahil olduğunuz çalışmalar var mı?

Bu yöndeki çalışmaları önemsiyorum. Uzun yıllardır Londra’da People Tree bir isimli kurumla çalışıyorum. Bu markanın çalışmaları Japonya’da başladı. İngiltere bazlı bir firma. Tamamen sürdürülebilir adil ticaret üzerine faaliyet yürütüyor. İnsanların kafasında “Sosyal sorumluluk için bu tür ürünlerin olması güzel ama fiyatları çok pahalı. Ayrıca tasarım ürünü gibi değiller. Daha konsept ürünler.” gibi bir algı vardı. Aslında bu iş birliğinin amacı aslında o algıyı kırıp yeni bir yapılanma sağlamak ve tasarım ürünlerin de sosyal sorumluluk altında oluşturulabileceğini göstermek. Bu amaçla başladı ve uzun bir süredir de devam ediyor. Sonuçları da son derece güzel olarak devam ediyor.

Aslında her aldığınız üründe düşünmeniz gereken çok şey var. Bizim People Tree’de yaptığımız iş birliği kapsamında ürünlerde küçük açıklayıcı kartlar kullandık ve o kartlarda o kumaşı dokuyan kadının fotoğrafına yer verdik. Ayrıca onun hikayesini de paylaştık. O ürünü alırken kıyafetin nereden geldiğini bilmek yani sadece mağazadaki yüzünü değil de hikayesini bilmek ve ürünü biraz kişiselleştirmek gerekiyor. Bunu özellikle genç jenerasyona aşılamak gerek. Onlar için de en önemli olan şeylerden biri maliyet tabi ki. Çünkü öğrencinin öyle bir bütçesi yok. Ama bu algıyı yaratabilmemiz lazım. Avrupa’da çok fazla ürün almama veya mesela eylül ayında hiç kimsenin bir şey almaması üzerine çeşitli tüketmeme akımları başladı. Bence bu doğru. Biz şu an ihtiyacımızdan fazlasını alıp çok fazla tüketiyoruz. Bunları düşünmeye başlamamak için aslında geç bile kalındı ama harekete geçme zamanı artık.

Sürdürülebilirlik kavramı sizin tasarımlarınıza nasıl yansıyor?

Tasarımlarımda aslında sürdürülebilirlik kavramına rastlamak mümkün. Günümüzde geri dönüşümü yapılan birçok kumaşlar var. İki yıl önce bir çalışma yaptım. Ben derinin ve kürkün kullanımının aslında biraz karşısındayım. Brezilya’daki restoranlardan toplanan balıkların derilerinden yapılan bir kumaş vardı. Yani deri gibi görünüyor ama aslında restoranlarda yenilen balıkların derilerinden yapılmış. Öyle güzel işlemişler ki adeta timsah derisi gibi duruyor. Bunu koleksiyonlarımda kullandım. Bence her tasarımcının veya her markanın bu tür şeyler yapması lazım. Bu sayede hem farklılık hem farkındalık sağlamış olurlar.

Dünya modasına yön veren ülkeler arasında sizce Türkiye an ne durumda?

Türkiye modaya yön veren ülkeler arasında değil henüz maalesef. Ancak hızlı adımlarla ilerliyor. Türkiye bu platformda hala üretici bir ülke olarak bilinmektense tasarım yönü güçlü, bu gücüyle fark yaratan bir ülke kimliğine geçmesi lazım. Şu an Türkiye o koridorda ve emin adımlarla bu yolda ilerliyoruz. Bu süreçte en önemli basamaklardan biri daha önce de dediğim gibi algı yaratmak, uygun pazarın bulunması ve ürünleri doğru platformlarda satmak. Aslında her ülkenin kendi moda haftası, kendi moda platformu var ama bunların arasında Türkiye nasıl bir fark yaratıyor? Ya da Türkiye’nin moda haftası ve Türkiye’nin moda tasarım dili ile bir ayrıcalık yaratmamız lazım ki insanları çekebilelim. Aslında zengin bir kültürel geçmişimiz var. Böyle bir Türk sentezi yaratabilecek ve modern Türk’ü modaya yansıtabilecek bir kavram yaratmamız gerekiyor.

Son yıllarda ihracat ayağında ciddi bir artış yakaladığı düşünülürse hazır giyim ve tekstil sektörünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bence bu yükseliş artarak devam edecektir ancak ben genel olarak modanın çok büyük değişimlere uğrayacağını, bireysel modanın çok daha fazla gelişeceğini düşünüyorum. Bence büyük markaların, büyük firmaların da bu yöne doğru yönelmeleri gerekiyor. Bütün bu sürdürülebilirlik yaklaşımlarının etkisi küçükten başlayarak büyüğe doğru yayılacak. Şu an çok büyük markalar bile bazı materyalleri koleksiyonlarında kullanmama kararı aldı. Benim öngörüm, önümüzdeki on yıl içinde modada çok büyük bir değişim süreci olacağı ve bireysel modaya doğru dönüşen bir sürecin yaşanacağı.

Son olarak “Önce insan” kavramının size ne ifade ettiğini sorabilir miyiz?

“Önce İnsan” ismi bir dergi için çok güzel bir isim. Kim seçtiyse çok güzel seçmiş gerçekten. Her şeyin başında aslında önce insan yer alıyor. Herkes önce bunun bilincinde başta yaptığımız alışverişlerde olmak üzere attığımız her adımda daha düşünceli oluruz. Bence bu son derece yerinde bir ifade.