Tuba Ünsal: “En büyük meziyet insan kalabilmek”

Tuba Ünsal

Gerek rol aldığı film ve dizilerde gerek sahnelediği tiyatro oyunlarında gerekse yer aldığı diğer projelerde yoğun emek ortaya koyan ve çocuk yaşlardan itibaren sanat dünyasının içinde olan Tuba Ünsal, aynı zamanda iki çocuklu bir anne. Anne olmanın sorumluluğunu setlere taşımaktan çekinmeyen Ünsal, sanat dünyası içinde kadın – erkek eşitliğini her zaman önceliklendiren ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının öncelikle evlerde yeşermesi gerektiğini savunan örnek bir sanatçı.

Yeşim Tekstil’in 2013 yılından bu yana yürüttüğü Kelebeğin Dünyası Projesi’nin “Bizim Eşit Dünyamız” adıyla yoluna devam edeceği lansman organizasyonuna katılan Tuba Ünsal’la bir araya gelerek, Önce İnsan okurları adına kendisine çeşitli sorular yönelttik.

Hayatınıza ait farklı kareleri de keşfedebilmemiz adına bize kendinizden, özellikle de çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Öncelikle şunu söylemek istiyorum bu yaptığınız iş çok değerli. Dünyadaki iş gücünün üçte birini kadınlar oluşturuyor ve bizim ülkemiz bu iş gücünden yeterince faydalanamıyor. Kadının biricikliğini keşfedememiş bir ülkede yaşıyoruz. Bildiğim kadarıyla Yeşim olarak çalışanlarınızın yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyor. Kadınların çalışma hayatında daha efektif olmaları ve hayatlarını daha iyi şartlarda geçirmeleri adına yaptığınız bu proje son derece değerli. Bakıldığı zaman Türkiye’de iş hayatında göz önünde olan ve üstlerde görünen bir sektörün içindeyim belki ama biz de benzer sorunları hep yaşadık. Biz de aynı zor dönemlerden geçtik. Ben ilk çocuğumu doğurduğum zaman sette çalışmak zorundaydım. Şartlar o kadar zordu ki. Daha önce yapımcılara bu şartlarla ilgili bir talep gelmediği için, ya da onlar bu konuda bir hak görmedikleri için, ya da yapımcı yeterince ödeme yapıldığını düşünürek bu şartları sanatçıların kendilerinin sağlayabileceği düşündüğü için. O izlediğiniz dizilerde günde 20 saate varan çalışma koşullarında bir anne olarak fazlasıyla zorlanarak çalışmak durumunda kaldım.

Sonrasında kendi içimde bir reform yaptım ve böyle yürümeyeceğini düşünerek, biraz da sesimi yükselterek çalışma şartlarında iyileştirmeye gidilmesi adına mücadele vermeye karar verdim. Setteki diğer kadın oyuncuları da dahil ederek küçük çaplı bir ayaklanma başlattım. Anne mutluysa yapılan iş daha verimli oluyor ve hayatta var olduğunuz nokta daha güçlü oluyor. Bunun sektör ayrımı yok açıkçası. Yani ha işçi, ha sanatçı, ha doktor. O nedenle yaptığınız proje çok güzel bir proje.

Sorunuza gelecek olursak, aslında çok küçük yaştan itibaren bu sektörün içindeyim. Hatta gözünüzün önünde büyümüş olabilirim. 16 yaşındaydım ilk televizyon dizimde rol aldığımda. Her zaman gururla söylüyorum. 16 yaşında ilk vergimi verdim ben bu ülkede ve neredeyse çocuk işçi statüsünde çalışma hayatına başladım. Bana ailemde şu öğretildi: “Hayattan aldığını pozitif olarak hayata geri vermen gerekiyor.”

Çocuk yaşta bir yandan çalışırdım, bir yandan yine konferanslara giderdim. İlk konferansımı 20 yaşında verdim. Konu, genç yaşta üretmenin değeriydi. Sonra çocuk işçilerle ilgili çalışmalara başladım. Artık yaşım ilerleyip de büyüdüğümü hissettiğimde ve sonrasında da anne olduğumda kadın hakları konusuna da eğilmeye karar verdim. Ünlü olmak ateşten bir gömlek. Bu süreçte sadece para kazanmak, harcamak ya da ününe ün katmak yeterli olamazdı. Zamanı daha verimli harcamak gerektiğine inandım her zaman. Hep böyle baktım ve böyle konsantre oldum. Sonrasında da hayatımın merkezine kadın konusunu koydum.

Geçtiğimiz yıl ODTÜ İşletme Topluluğu tarafından organize edilen ve iş hayatında önemli başarılara imza atmış kadınların katılımı ile gerçekleştirilen Women Power etkinliğinde yer almıştınız. Türkiye’de kadınların iş gücüne katılımı noktasında geldiği konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Sektörel olarak aslında bu konu biraz farklılık gösterebiliyor. Bizim sektörümüze baktığınızda örneğin bir ücret eşitsizliği konusu var. Kadın oyuncular olarak biz de bununla uğraşıyoruz. Yanımızda bazı erkek oyuncular da elbette. Oyuncular Sendikası bununla ilgili aktif bir şekilde çalışıyor. Kendi oynadığımız dizilerde filimlerde erkek oyuncular daha yüksek ücret alıyor. Oysa biz onlarla aynı saat dilimleri içinde çalışıyoruz. Biz ayrıca çocuklarımızla da ilgileniyoruz bir taraftan. Kadının kartelasında bin bir türlü renk var. Evine bakıyor, çocuğuyla ilgileniyor ve daha farklı perspektiflerde yaşıyor. Peki neden eşit değiliz?

Bu sorun aslında baktığımızda her sektörde var. Oysa gerek üretim alanında olsun gerek sanat alanında olsun bir pozitif ayrımcılık gündeme gelirse kadınlar daha güçlü hale geliyorlar. Kadının gücünün farkına varması gerekiyor. Ülkemizde son yıllarda bu konudaki farkındalığın geliştiğini söylemek mümkün. Bunun için kadın örgütleri olarak çalışmalar yürütüyoruz. Ben de aktif olarak bu çalışmalara katılıyorum.

Ben dizilerde oynayıp yılda bir iki filmde rol alarak köşesine çekilen bir oyuncu hiçbir zaman olmadım. Her zaman dört yüzde 25 kuralına önem verdim. Yüzde 25 ailem, yüzde 25 sosyal hayatım, yüzde 25 maneviyat ve yüzde 25 de iş hayatım oldu. Maneviyat bölümünde gücüm neye yeterse onun için uğraşmaya çalıştım. O nedenle ODTÜ’de aldığım ödül benim için çok değerliydi. Kendi sektörümde bu kadar genç yaşta bu ödüle layık görülmek beni çok mutlu etti. Sanırım sosyal sorumluluk adına yaptıklarım birilerinin dikkatini çekmiş ve takdir görmüş, ne mutlu. Zaten hayattada hep öyle değil mi? Bir şeye ne kadar emek verirseniz, mutla karşılığını alıyorsunuz. Ben bugüne kadar bu konuda hiç yanıldığımı görmedim ve ilahi adalete her zaman inandım.

Özellikle toplumsal cinsiyet rolleri sizin için ne ifade ediyor? Ailenizde bu süreç nasıl yaşanırdı, şu anda kendi ailenizde nasıl yaşanıyor?

Annem öğretmendi ve uzun yıllar çalıştı. Babam da askerdi ve tabi ki ataerkil bir yapıda olduğumuz için babamın görevi esas alınarak annem hep tayinini babamın olduğu şehirlere almak zorunda kalırdı. O da benim gibi sosyal sorumluluğa çok önem veren ve kadınlar için çalışan biriydi. Biz ailede hep şunu gördük. Kadın da erkek de çalışırdı. Rahmetli babam hep şunu derdi: “Zengin bir koca hayal edeceğinize; zengin olmayı, tek başınıza üretmeyi ve karşılığını almayı hayal edin”. Ben de kızıma bunu öğretmeye çalışıyorum. Bugüne kadar özellikle eş seçimlerimde iyi insan olmalarına özen gösterdim. Hayatımın neredeyse her evresinde çalıştım. Yirmi senedir iş hayatının içindeyim.

Kadın erkek eşitliği kavramına kendi ailemizden başlamamız gerekiyor. Çocuklarım bir şey istediklerinde önce onu hak etmesi gerekiyor. Kızım da yatağını toplamakla yükümlüdür oğlum da. Kendi dünyamızda kadına, kız ve erkek çocuğuna eşit davranıyoruz. Bizde erkek çocuğuna öyle paşalık makamı yok.

Sizce Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarını nasıl hızlandırabilir?

 Her şeyin başı doğru bir rol model ve arkasında onu takip eden insanlar. Sivil toplum örgütleri ve devlet kurumları nezdinde bu bakış açısıyla yol alınması gerekir. Geçtiğimiz günlerde bir konferansta konuşmacıydım ve konumuz kadın tacizi, kadın tecavüzü ve bizim toplum olarak buna bakışımızdı. Bu tür olumsuzluklara maruz kalan kadınlar kendini kirlenmiş ve eksik hissettiği için bunu sesli olarak dile getiremiyor ve bununla ilgili konuşamıyor. Bu, eğitimlisinin de eğitimsizinin de ve köydekinin de başına geldiğinde aynı davranış biçimine sahip oluyoruz. Ne zaman sesimizi çıkarttığımızda “Benim başıma da bu geldi” diye güçlü bir şekilde söylediğimizde arkasından takip eden çok oluyor. Bu mevzuya ülkemizde sektörel olarak bakmamak gerekiyor. Dediğim gibi işçisi de aynı problemleri yaşıyor, benim sektörümde olup güçlü duran ve sanata yön veren kadınlar da. Biz daha tutucu yapıda bir ülke olduğumuz için o kadar zor ki bunu konuşmak. O nedenle dediğim gibi problemlerle ilgili konuşmak için her sektörün cesaretli liderlerine ihtiyaç var. Çünkü insanlar bu tür olumsuz durumların sadece kendi başına geldiğini düşünüyor.

Rol model demişken sizin rol modeliniz kim oldu hayatınızda?

Açıkçası benim kariyerim çok da kolay bir şekilde ilerlemedi. Ailem benim hiçbir şekilde oyuncu olmamı istemedi. Tam klasik bir Türk ailesi yapısındaydılar. Kabuğunu kırmaya çalışan birinin hayat hikayesiydi benimkisi. Açıkçası matematikle ilgili önemli sorunlarım vardı. Oysa ailem maalesef bankacı olmamı istiyordu. Bu mesleği güvenli ve sağlam bir gelecek olarak görüyorlardı ve beni matematik bölümünde okuttular. Ben her zaman zorlanarak ve aptal olduğumu düşünerek yaşadım. Yıllar sonra zekâ testi yaptıktan sonra kendime inanamadım. Bizler aslında Türkiye’de neye inandırılıyorsak, bu sınırlar içerisinde büyüyen çocuklar olarak bunlarla büyüyoruz. O nedenle ne olduğumuzu, hayatta neye muktedir olduğumuzu neye ilgi duyduğumuzu bilmiyoruz. Ben hayattaki amacımı çok geç yaşta buldum. Hep bir aile engeli vardı. Başarının zaten kolay geldiğine çok inanmıyorum. Bu hayattaki birçok zorluğu aşma adına rol modelim çok uzakta değildi. O kişi teyzemdi. Kendisi müthiş ilham veren bir kadındı. Hiçbir zaman yılmazdı ve dünyayı dolaşırdı. O da bir öğretmendi ancak ona biçilmiş öğretmen kalıbının dışında bir öğretmendi. O yüzden kendi küçük dünyamda hep yanı başımda olan kadın oydu.

Sanat dünyasında bu anlamda size rol model olan birisi var mı?

O kişi sevgili Filiz Akın’dır. Kariyerime yeni başladığım dönemlerde yapımcılar sarışın kadın oyuncuların genelde kötü karakter rollerinde oynadığını söylerdi. Yine aynı dönemlerin birinde bir yerde Filiz Akın’a rastladım ve arkasından koşarak “Siz nasıl hep iyi rollerde oynamayı başardınız? Hiç kötü karakter rolünüz yok. Üstelik sarışınsınız.” diye sordum. Döndü ve bana “Tubacım sen bu yönde bir sıkıntı mı yaşıyorsun? Senin suratına baktıklarında senden hiç kötü kadın çıkmayacağını anlarlar merak etme. Gittiğin yolda ilerle.” dedi. Yıllar sonra Kürk Mantolu Madonna’yı sahneye koyacakken bir gün telefonum çaldı ve telefondaki Filiz Akın’dı ve bana “Kürk Mantolu Madonna benim hayal ettiğim bir roldü. Esmer bir kadın olduğu için ben oynayamadım. Hayat sana nasıl döndü farkında mısın? Sarışın, iyi rollerin hakkını veren sinemacı ve televizyon oyuncusuyken kariyerinin en önemli rolünde yönetmen sana esmer bir kadının rolünü teslim ediyor “dedi.

Bugüne kadar rol aldığınız tiyatro ve filmlerdeki kadın rollerinden en çok sizi etkileyen hangisi oldu?

Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder rolü. 10 Ocak 2020 tarihinde de Bursa’daki tiyatro severlerle buluşuyoruz. Bizim için bu çok değerli. Çünkü turne yapması çok zor bir oyun bu ama sevgili Sabahattin Ali’nin ailesine bütün Türkiye’yi karış karış dolaşacağımıza söz verdik. Vizontele Tuba da çok önemli benim için. Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisindeki rolümde de hayatımda ilk kez sarışın ve fettan bir kızı canlandırmıştım.

Kendi hayat perspektifinizden baktığınızda bir kadın ve anne olarak ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

Bu ülkede o kadar çok acı çeken kadın var ki. Tecavüzcüsüyle evlendirilen kadın hikayeleri ile dolu geçmişimiz. Böylesi bir ortamda sanatçı olarak dönüp kendi sektörümdeki zorluklardan ve anne olarak yaşadıklarımdan bahsetmeyi hiç de uygun bulmuyorum ve tüm yaşananları utançla karşılıyorum. Bununla birlikte bulunduğum sektörde büyük sıkıntılar ve önemli sorunlar da var kuşkusuz. Herkes kendi dünyasında bunu yaşıyor. Bir anne olarak medyada çıkan haberlerden bahsedebilirim örneğin. Medyaya yansıyan farklı bir tarafı var, bir de sizin kendi hayatınızda yaşadığınız bir gerçeklik var. Erkek oyunculara bunları pek yapamıyorlar ama kadınlarla ilgili o kadar acımasız ve iki boyutlu bakılıyor ki konuya. O yüzden bence bizim dünyamızın sıkıntılı olduğu bölüm birazcık magazin dünyasının acımasızlığı ve iki boyutlu bakış açısından kaynaklı daha çok. Sanki bahsi geçen kişi taştanmış ve hiç yıpranmayacak ve canı acımayacak gibi davranıyorlar.

Bütün bu koşturma içerisinde özellikle çocuklarınıza zaman ayırdığınızı biliyoruz. Sosyal sorumluluk projesini de düşünürsek, enerjinizi nasıl depoluyorsunuz, kendinizi şarj ediyorsunuz?

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden bu yana bir şekilde takip ediliyoruz. İnsanlara gerçeğe en yakın halimizle yansıyoruz gibi görünüyor. Aslında o doğru değil. Sosyal medyada herkes çok mutlu olduğu anlarını paylaşıyor. Hepimiz orada çok güzeliz, bakımlıyız. Hiçbirimizin suratında sivilce yok ya da hiç karın ağrısı çekmiyoruz. Topluma yansıyan yanım en mükemmele yakın yanım olmak durumunda. Danışmanlarımız bizi bu şekilde yönlendiriyor. O koca koca firmaların yüzü oluyoruz ya da reklamlarda poz veriyoruz. Bunların hepsinin bir bedeli var aslında. Bu tamamen yalan bir dünya oysa. Çocuklarım olduktan sonra uzun bir süre çocuklarıma kendi başıma baktım ama öylesine makineye dönmüştüm ki, bir tanesinin uyanma saatinde diğerini uyutuyordum. O iki saatlik vaktimde şirketimin yönetim işleriyle ilgileniyordum. Evimizin salonu toplantı odasına dönmüştü. Dizide rol aldığım zamanlar zaten tam bir curcuna oluyordu. Anneler, kayınvalideler hep birlikte setteydik. Yani görünürde Tuba makyajıyla, saçıyla çocuğu kucağında çok güzel, müthiş bir aile portresi çiziyor. Ama gerçekte öyle değil. Oysa ben çok uzun bir süre uyku problemi yaşadım ve bu problemimi kimseye söyleyemedim. Sonrasında meditasyon yapmaya başladım. Gelinen noktada her şeye yetiyor gibi görünsem de bu biz kadınların bir potansiyeli aslında. Erkekler uykusuzluğa ya da açlığa dayanamıyor örneğin. Biz daha dirayetliyiz bu gibi durumlarda.

Kürk Mantolu Madonna oyunuyla Bursa’ya geleceksiniz. Bu başarılı oyununuzu ne zamandan beridir oynuyorsunuz ve daha ne kadar oynamayı planlıyorsunuz?

Bu üçüncü yılımız ve oyunumuz en az bir yıl daha devam eder diye düşünüyorum. Türkiye ve dünya turnesine başlıyoruz yakında. Seyirci bizi hala yalnız bırakmıyor ve ilgili gösteriyor.

Yakın zamanda yeni bir tiyatro oyunu, dizi ya da film projesi var mı?

Ülkemizde sadece zorluklarla karşılaşan kadınlar değil, ilham veren kadınlar da var. Ben de bu kadınlardan birinin hikayesini anlatmak istedim Maria Puder rolü ile. Çünkü kendisi böyle bir kadındı. Ayşe Kulin’in ilk romanı olan Adı Aylin’de de gerçek bir kadın hikayesi var. Çoğu insan o kadının gerçekte var olduğunu bilmez ve kurgusal bir roman sanır. O yüzden Aylin’in hikayesini anlatmak istiyorum. 14 Şubat 2020’de de Masallardan Geriye Kalan isimli yeni bir filmim vizyona giriyor. Orada da cinsiyetsiz bir kadını oynuyorum. Tip olarak daha erkeksi bir görünümüm var ve adeta izleyici şok olacak. Ayrıca tamamen kendi hikayemi anlattığım ve sosyal medyada kendine yer bulacak bir proje üzerinde de çalışmaya başladık.

Bütün bunca yoğunluğunuzun arasında bir de özel firmanız var. Size tiyatro, sinema ya da dizi projelerinde rol almak mı yoksa firmanızın işlerini yürütmek mi daha yakın geliyor?

Annelik işin her tarafında sanırım. 4 yıla yakın bir süre strateji ve marka geliştirme ajansım vardı. Bir taraftan oyunculuk yapıyor, bir taraftan marka stratejileri yönetiyordum. Yaptığım bütün marka projelerini ajansım üstleniyordu. Süreçlerin her aşamasında yer aldım diyebilirim. Baktığım zaman hayattaki en değerli üretimimin ve yaratıcılığımın sınırlarını zorlayan şeyin çocuklarım olduğunu düşünüyorum. Ama asla onlara büyüdüklerinde “Size saçımı süpürge ettim” diyecek bir anne olmayacağımı düşünüyorum. Çünkü onların hayatımda beni o kadar çok değiştiren, geliştiren ve bana iyi gelen tarafları var ki. Çift taraflı bir kazan – kazan durumu söz konusu. Yani özetle hayattaki en değerli üretimim ve iş alanım anneliğim.

“Önce İnsan” size ne ifade ediyor?

İnsan olmak ve aslında yaşamak meziyeti büyük bir sanat eseri. Daha saf ve daha temiz olarak dünyaya geliyoruz ve nefes almaya başlıyoruz. Sonrasında bildiğimiz her şeyi unutuyor ve dünyanın içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Kötülüğü, habisliği ve entrikayı öğreniyoruz. Çocuğun dünyasına baktığınız zaman ne kadar temiz ne kadar saf değil mi? İnsanoğlunun en temel yapı taşı çocuk. Onlara baktığımız zaman ne kadar kirlendiğimizi, hayatta ne kadar yıprandığımızı görüp hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığına, başına gelen her şeyi unutman gerektiğine ve var olduğun tek noktanın özündeki kalbinin olduğu gerçeğine varıyorsun.

Bence bütün dinlerin hepsinden daha önemli bir kavram ahlaklı olmak. Çünkü bütün kitapları okuyup incelerseniz, hepsinin temelinde ahlaklı insan olmanın olduğunu görürsünüz. Baktığınız zaman aslında bütün kalıplardan ve etiketlerden kurtulduğunuz noktada bir şeyler değişiyor. Bakın yanı başımızda bir trajedi yaşanıyor. Suriye’de binlerce insan ya öldü ya evinden oldu. Hitler Almanya’sında yaşananlara dünyanın geri kalanından hiç kimse sesini çıkartmıyor muydu? Onca öldürülen, zorla sevdiklerinden koparılan insanlara tanık oldu bu insanlık. Anneler çocuklarından ayrıldı. Sadece saç renginden dolayı çocuklar katledildi. Onca şeye dünyanın geri kalanı nasıl sessiz kalıyordu? Peki biz Suriye’de olanlara nasıl sessiz kalıyoruz? Yaşananlara bakın. Onca şeyin temelinde asıl olan insan olarak kalabilmek, dünyaya karşı duyarlı olmak ve yumuşacık bir kalple yaşamaya çalışmak. Çünkü en büyük meziyet bu. O yüzden her şeyin üstünde bence bu kavram.

Röportaj: Dilek Cesur